YENİLEŞME VE FİKİR AKIMLARI

Tanzimat, sonuçları itibariyle Osmanlı Devleti için yeni bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Islahat Fermanı ve Meşrutiyet'in ilânı, aslında Tanzimat döneminin tabii sonucu olarak nitelendirilir. Erol Güngör'ün de belirttiği gibi, Tanzimat'ın aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen hâlâ tartışılıyor olması, aslında "Batılılaşma" hareketinin günümüzde de devam etmesi ve tamamlanamaması ile ilgilidir. Kimilerine göre Tanzimat, Osmanlının kendisine yabancı bir kültür ve medeniyeti kabul ederek,Türk millî kültüründen kopmasına ve devletin dağılmasına sebep olmuştur. Kimilerine göre ise, Tanzimat'ın en büyük eksiği, tam olarak uygulanmaması ve başarısız kalan bir "Avrupalılaşmayı" ifade etmesindedir. İkinci görüş, günümüzde de "Batılılaşma"yı, Avrupa'yı her şeyiyle kabul edip, Osmanlının öz kurumlarına ve onda sembolleştirdikleri "geleneğe" düşmanlıkla karıştıranlara aittir.

Tanzimat'la Osmanlı'ya giren Batı kaynaklı hukukî, idarî ve içtimaî düzenlemeler, mevcut yapının yerini almamış, onunla birlikte yaşatılmıştır. Yani bir taraftan Osmanlı hukuku korunurken öte yandan batı hukuku işletilmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla, özellikle Meşrutiyet'te daha çok hissedilen idarî ve hukukî ikilik, bu sistemin bir tarafına karşı çıkanların tartışmalarına zemin hazırladı. Neticede Osmanlı Devleti'ni şu veya bu şekilde kurtarmak isteyen aydınlar arasında, Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük ve Batıcılık gibi fikir akımlarının ortaya çıkması, bu tartışmaların bir ürünü olarak değerlendirilebilinir. Batıya öykünenler, batı dışında kalan tüm değerlerlere karşı çıkmışlardır. inönü dönemi tek parti uygulamaları ve sonraları sola meyleden bazı aydınlar, Osmanlı Devleti'nin çöküşünün tek sebebini, gerici din ve toplum kurallarında (kastedilen aslında Türk kültürüdür) bulmuşlar;Tanzimat ve Meşrutiyet'teki "ikilik"in bir tarafını oluşturan bu anlayışı bir "düşman" olarak görmüşlerdir. Cumhuriyet'in üzerinden 75 yıl geçmesine rağmen, Osmanlıyı hâlâ yaşayan veya her an dirilmesi muhtemel bir "düşman" olarak gösterme gayretlerinin altında, aslında din ve geleneğe olan düşmanlık yatar.

Halktan kopuk ve gayrimillî ideoloji sahiplerinin, geçmişi kötülemekle kalmayıp, Türk kültürü ve değerlerine saldırması, sözde çağdaş olanların aslında hakikî bir "yobaz" olduğunu gösterir. Çünkü Genç Osmanlılar, İttihat ve Terakki, en azından başlangıçta "Osmanlıcılık" fikrini işleyerek, gayrimüslimlerle, Türk ve Müslümanları Osmanlı Devleti'nin çatısı altında tutmayı amaçlayarak, yenilik hareketlerine girişmişlerdir. Gayrimüslimlerin dış güçlerin kışkırtması ile Osmanlı'dan kopması, Müslümanları bir arada tutmayı hedefleyen "İslâmcılık" fikrini doğuracağı tabiidir. Özellikle I. Abdülhamit bu politikayı uygulamıştır. Ancak Abdülhamit, aynı zamanda Batılı müessese ve teknolojinin Osmanlı Devleti'nde yerleşmesine çalışmıştır. Dolayısıyla günümüzde Abdülhamit'e hâlâ kızıl sultan diyenlerle, Onu sözde bayraklaştıran gayrimilli bazı İslâmcı ideolojik gruplar aynı hataya düşmektedir. Osmanlıyı kurtarmak için bir çare olarak düşünülen "İslâmcılık" fikrini, günümüzde "ideoloji" hâline getiren ve böylece dinimize zarar verenler, Abdülhamit'in de yerleştirmeye çalıştığı modernleşmeyi, "Tanzimat'tan beri süre gelen batı uşaklığı" şeklinde algılamışlardır. Onlara göre "milliyet ve milliyetçilik" kavramı, tıpkı sosyalistlerin de savunduğu gibi, İslâm'la bağdaşmayan, reddedilmesi gereken kavramdır. Osmanlı Devleti'nin aslî unsuru olan Türkler'in, imparatorluğu yaşatma gayretleri "Türkçülük" diye adlandırılır.

İttihat ve Terakki'nin, Arapların da Osmanlıyı terk etmesiyle sarıldıkları bu fikir, önceleri bir reaksiyon şeklinde tezahür ettiyse de, daha sonra sağlıklı bir mecraya girmiştir. Ziya Gökalp ile Türkçülük yeni bir aksiyon hâline gelecek ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda Atatürk onu fikir babası olarak tanıtacaktır. Ziya Gökalp de Osmanlı yenileşme hareketleri ile ilgili tartışmalara katılmış ve özellikle, Türk kültürünün dejenere edileceği endişesini taşımıştır. Ancak, onun "Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Muasırlaşmak" şeklinde özetlediği Türk milliyetçiliği fikri, aslında çözüm yolunu da göstermiştir.

Tanzimat ve Meşrutiyet'in artık bir "tarihî olay" olarak ele alınıp, değerlendirilmesi gereklidir. Osmanlı İmparatorluğunun, her devlet gibi, kendisini yaşatması için yapmış olduğu yenilikler, o zamanın şartları içerisinde düşünülmeli ve yorumlanmalıdır. Tanzimat ve Meşrutiyet ile gayrimüslimlere imtiyaza varan yeni haklar ve hukuki düzenlemelerle, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğüne saygısının kazanılması hedeflenmekteydi. Fakat gelişen siyasî olaylar, bunun o kadar kolay olmayacağını gösterecektir. Daha önceleri gerçekleştirilmeye çalışılan Islahat Hareketleri, Osmanlı Devleti'nin kendi iradesiyle uygulamaya çalıştığı, içte ve dıştaki başarısızlıklarını önlemeye yönelik yenilikleri ifade etmekteydi. Ancak Avrupa ve Rusya'nın mütemadiyen iç işlerine müdahale etmesi, Osmanlı Devleti'ni, kendi inisiyatifi dışında, yeni tedbirler almaya zorlamıştır.

Özellikle gayrimüslim unsurları bahane eden devletlerin müdahalelerine fırsat vermemek için idarî ve hukukî düzenlemelere gidilmiştir. Fakat Osmanlı Devleti'nin artık inisiyatif ve irade ortaya koyacak güçte olmaması, bu düzenlemelere rağmen, varlığını sürdürmesine yetmeyecektir. Avrupa'nın yüzyıllar alan gelişim süreci içerisinde tabiî biçimde ortaya çıkan müessese ve anlayışını, farklı bir tarih ve kültürü olan toplumun bir anda benimsemesi beklenemez. İşte bu sebeple inisiyatif ve irade eksikliğinin dışında, tabiî seyrinin dışında, tepeden inme bazı düzenlemelerin sıkıntısı da çekilmiştir. Hatta her inkılâp zamanında görülebilen, faydasız, hesapsız ve aşırı tutum ve davranışlar tepki de görmüştür. Günümüzde hâlâ görülen şekilcilik veya komplekslerden kaynaklanan çabuk benimseme ve reddetme alışkanlığının temelinde de yaşanılan bu tecrübeler yatmaktadır.