Devlet Yönetimi


Devlet İdaresinin Karakteri
Osmanlı devlet teşkilâtında mükemmel bir işleyiş vardı. Kurulduğu zaman küçük bir beylik olduğu için, devletin başında bey denilen bir hükümdar bulunuyordu. Zamanla beylik büyüdükçe devlet teşkilâtı da büyüdü.

Osmanlı Türkleri, devletin varlığını her şeyin üzerinde tutmuş ve diğer Türk devletlerinden farklı olarak bu varlığı devam ettirebilecek çok daha merkezî bir otorite kurmuşlardı.

Kuruluş döneminde, devletin başındaki hükümdara önce bey, daha sonra sultan ve padişah gibi ünvanlar verilmiştir. Padişah memleketin sahibi olup, her türlü yetkiyi elinde bulundurur; kanun, düzen, örf ve âdetlere dayanarak devlet işlerini yönetirdi. Yetkisini hiçbir zaman keyfî olarak kullanamazdı. Çünkü her ne kadar sınırsız bir yetkiye sahip gibi görünse de, onun da birtakım mecburiyetleri vardı.

Osmanlı Devleti, gerçekten kendine has bir temel üzerine oturtulmuştu. Devletin bütün kurumlan arasında mükemmel bir koordine ve uyum mevcuttu. Devlet hem dünyevî, hem de dinî kanunların oluşturduğu bir sistemle yönetilirdi.

Osmanlı Devleti gittiği her yere adaleti, emniyeti, hak ve hukuku götürdüğü için Katoliklerin, Ortodoksların, Hristiyanlara gösterdiği tahammülsüzlüğün aksine, Hris-tiyanlara, Ermenilere ve Musevilere bile en cazip ve en arzulanan idare olarak gelmiştir. Bu konuda Haçlı zihniyetinin temsilcisi bile olsa, bazı tarihçiler, hakkı teslim ederek Osmanlı idaresinin tıpkı Selçuklu idaresi gibi, Müslüman olmayanlara son derece yüksek bir dinî hoşgörüye sahip olduğunu ifade etmektedirler.

Devlet yönetiminde etkili olan organlar şunlardı:

a) Padişah
Yukarıda ifade edildiği gibi Osmanlı Devleti kurulduğu zaman bir beylik olduğu için devletin başındakiler bey ünvanı ile anılmışlardır. Zamanla devlet büyüyünce beylik ünvanı yerine sultan, han, hünkâr ve padişah gibi unvanlar almışlardır.

Osmanlı Devleti uçlarda bulunan diğer beylikler gibi, Hristiyan Bizans ile savaş halinde olduğu için devletin başındakiler ayrıca Gazi sıfatıyla da anılmışlardır. Kuruluş döneminde hükümdarlar devlet adamlığı vasıfları, cesaret, yiğiüik durumları göz önünde bulundurularak beylerin onayıyla işbaşına getirilirlerdi.

Başlangıçta dedeleri gibi “Kayı boyu beyleri” olan “Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi” padişah veya sultan sıfatıyla anılmamışlardır. Osman Gazi’ye izafe edilen ve Söğüt kasabasında kesildiği iddia olunan bakır paranın arka yüzünde sadece Osmanlı yazısı bulunmaktadır. Oğlu Orhan Gazi’nin Bursa’da kestirdiği gümüş akçanın arkasında Orhan bin Osman ifadesi kullanılmıştır, ikisinde de tarih yoktur. Üçüncü Osmanlı hükümdarı I. Murat, tarihimizde ve Bizans kaynaklarında Farsça “Hüda-vendigâr” ünvanı ile anılmış ve halk arasında bunun kısaltılmışı olarak Hünkâr adıyla tanınmıştır. Bu deyim, Tanrı’nın yardım ettiği anlamına gelmektedir. Sonradan yaygınlaşan padişah ismi ise eski Farsçada hükümdar anlamına gelmektedir.

Osmanlılarda diğer Türk devletlerinde olduğu gibi millî birliğin başı padişahtır. Osmanlı padişahları tuğralı fermanlarının başında yazıldığı gibi, cihan hükümdan sayılırdı. Bütün yetkiler, hükümdarın elinde olmakla birlikte yetkilerini kesinlikle keyfî olarak kullanamazlardı. Onlar da serî ve örfî kanunlara bağlı olup divan denilen mecliste görüşülen konularda en son kararlan kendileri verirlerdi.

Padişahlar devlet işlerinin görüşüldüğü bir çeşit meclis olan divana başkanlık ederlerdi. Hükümdarlık babadan oğula geçmekle birlikte, hangi oğulun tahta geçeceğine dair bir kayıt olmadığı için, her hükümdar değişikliğinde devlet sarsıntı geçirir ve kardeşler arasındaki mücadele yüzünden parçalanmanın eşiğine gelirdi.

Türk tarihi incelendiği zaman, devletin yıkılışını hazırlayan en önemli sebebin kardeşler arasındaki mücadele olduğu görülecektir. Gerçi devletin kutsallığını her şeyin üzerinde tutan Osmanlı hanedanı, devleün varlığı için sultanların kardeşlerini öldürmeleri duygusunu anlayamayan Avrupalı tarihçiler tarafından gaddar ve kardeş katili olmakla suçlanmıştır. Ama ne var ki devleti parçalanmanın eşiğine getiren bu dertten kurtulmanın o gün için en kesin yolu da buydu.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Sultan II. Mehmet’in (Fatih) padişah olduğu 1451 yuma kadar, beylik, sultanlık tahtına oturup padişahlık yapanlar şunlardır:

1- Osman Bey (Gazi 1299-1324)
2- Orhan Bey (Gazi 1324-1362)
3-1. Murat (Hüdavendigâr 1362-1389)
4-1. Beyazıt Bey (Yıldırım 1389-1402)
5-1. Mehmet Bey (Çelebi 1413-1421) 6- II. Murat Bey (1421-1451)

b) Şehzade
Osmanlı padişahlarının erkek çocuklarına şehzade veya çelebi unvanı verilmekteydi. Şehzadeler sarayda gerekli eğitim ve öğretimi gördükten sonra, yanlarına lala denilen tecrübeli devlet adamları verilerek, sancaklara bey olarak gönderilirlerdi. Lala, aynı zamanda padişahın birinci vezirinin de adıydı.

Gençliğinde devletin küçük bir modeli olan sancakları idare eden, komutanlık sanatını öğrenmek için sefere gönderilen şehzadeler, ilerde devletin başına geçtikleri an hiçbir zorluk çekmeden devlet yönetebiliyorlardı.

Şehzadelerin vali olarak gönderildikleri sancaklar; Amasya, Manisa, Kütahya, Trabzon gibi illerdi. Şehzadelere, isyan etmeye uygun olan Rumeli’de sancak verilmezdi.

c) Merkez Teşkilâtı ve Divan-ı Hümayun (Bakanlar Kurulu)
Osmanlılarda devlet işlerinin birinci derecede görüşülüp karara bağlandığı yer ve makam Divan-ı Hümayun’du. Divan-ı Hümayun bizzat padişahın bulunmaması halinde vezir-i azamın başkanlığında toplanırdı. Bugünkü Bakanlar Kurulu manasına gelen Divan-ı Hümayun, devlet veya hükümet merkezinde bulunurdu. Osmanlılarda devlet idaresi, askerlik ve adalet kurumlan, Anadolu Selçuklu Devletinin bir devamı niteliğinde olmakla birlikte, Divan-ı Hümayun teşkilâunda İlhanlıların etkisi görülür.

Kuruluş devrinde, Divan-ı Hümayun tatil, günlerinin dışında her gün sabah namazından sonra toplanırdı. Divan-ı Hümayun üyeleri önce, mehterin çaldığı mızıkayı ayakta dinler, daha sonra gündemdeki evrakların okunmasına geçilirdi. Divan-ı Hüma-yun’da devlete ve halka ait malî, hukukî, askerî ve örfî işler görüşülür ve karara bağlanırdı.

Divan-ı Hümayun bunların dışında haksızlığa uğrayanların başvurduğu en son merci durumundaydı. Böylece bugünkü T.B.M.M. ve Bakanlar Kurulu ile Danıştay ve Sayıştayın da görevlerini yürütmekteydi.

d) Divan Üyeleri
(1) Vezir-i Azam ve Vezirler
Devlet işlerini padişah adına yöneten hükümet başkanına sadrazam (büyük vezir) denirdi. Kuruluş yıllarında Osman Gazi, devletin bütün işlerini yakın arkadaşlarıyla üstlenmişti. Orhan Bey başa geçtikten sonra padişaha devlet işlerinde yardım edecek olan vezirlik müessesesini kurarak bu göreve ilk defa kardeşi Alâettin Bey’i atadı.

I. Murat Bey zamanında vezirliğe Çandarlı Kara Halil getirildi. Bu dönemde vezirlerin sayısı üçe çıkarılınca rütbelerini göstermek için birinci derece önemli görev üstlenen vezire, vezir-i azam (büyük vezir) denildi.

Vezir-i azam (sadrazam); hükümdarın vekili idi. Emir ve iradesi, padişahın emri demekti. Padişah olmadığı zaman Divan-ı Hümayuna kendisi başkanlık ederdi. Devlet memurlarının tayin, nakil, terfi, azil ve benzeri konularında en büyük sorumluluk sahibiydi. Padişahın sefere çıkmadığı anlarda, onun yerine, başkomutan vekili sıfatıyla sefere çıkardı. Sadrazamlık makamına büyük tecrübe kazanmış ve uzun süre beylerbeyliği yapmış şahsiyetler getirilirdi.

İslâmdan önce, eski Türk devletlerinde (Uluğ-Ayguçi (Büyük sözcü) denilen ve devletin hükümet işlerine bakan başvezire sadrazam, divandaki sadr başında oturduğu için makamına da sadaret denilirdi. Divanı Hümayun adı verilen Bakanlar Kurulunun kararlan “Mühimme” denilen özel defterlere tarihi ve bütün konusuyla yazılır, sadrazam tarafından uygulamaya konulurdu.



Vezirler, önemli hizmetlerde bulunmuş, büyük yararlıklar göstermiş ve devletin devamlılığı uğrunda büyük gayretler sarf etmiş kişiler arasından seçilirdi. Vezirler, hem ordu komutanlığı, hem de sivil idarenin önemli bir makamını yürütmüşlerdir, İlk devirlerde vezirlik makamına ulemadan kişiler getirilirdi.

(2) Kazasker
Kazasker divan üyesi olup şer’i ve örfî meselelerde görüşüne başvurulurdu. Yani divana gelen büyük davalara bakardı. I. Murat devrinde 1360 yıllarında oluşturulan kazaskerliğe, başlangıçta taht kadısı olan Bursa kadısı bakardı. Divan protokolünde vezirden sonra gelirdi.

(3) Defterdar
Osmanlı Türklerinde malî işlere defterdar bakardı. Divanda malî işlere dair görüş belirtir; devletin gelir ve giderlerini inceler bütçe hazırlardı.

(4) Nişancı
Divan kaleminin büyük şefine nişancı denirdi. Kanunları çok iyi bilir, yorumlar ve yeni çıkarılan kanunların tertip ve tanzimini yapardı. Divan toplantılarının dışında tapulama işlerini de düzenlerdi. En önemli görevi de hükümdar, beylerbeyi, sancakbeyi ve valilere yapılan berat ve fermanların üzerine, padişahın tuğrasını çekmekti.

(5) Müftü
Divanın tabiî üyesi olmayan ve gerekli durumlarda divana katılan müfıü de; divanda alınan kararların, yapılan işlerin ve verilen hükümlerin şeriata uygun olup olmadığına dair görüş belirtirdi. Buna fetva denirdi.

e) Memleket İdaresi
Osmanlılarda idare, Anadolu Selçuklu Devleti’nin memleket idaresine benziyordu. Beyliğin kuruluşuna rastlayan dönem ile Osman Bey zamanında ele geçirilen yerler Türkmen beylerine veriliyordu. Memleket asayişinden subaşı, adalet işlerinden de kadı sorumluydu. Subaşılar beylerbeyine bağlıydı.

Rumeli’nin fethinden sonra, devlet topraklan Anadolu ve Rumeli Beylerbeyliği olmak üzere ikiye ayrılmışa. Zaten memleket de idari bakımdan sancaklara; sancaklar kazalara; kazalar da köylere ayrılmıştı. Köyleri tımarlı beyleri, kazaları kadılar, sancakları da sancakbeyi yönelirdi. Sancakbeyleri sancaklarının idarî, mülkî ve asayiş işlerinden de sorumlu olup beylerbeyine bağlıydı.

Devletin merkezi sırasıyla Bilecik, Yenişehir, İznik, Bursa ve Edirne olmuştu. Devletin girişliği fetih ve gazalara göre, bunlar arasında yer değişikliği de görülmüştür.